Yeni bir defterin o kendine has, keskin kokusu; henüz üzerine tek bir kelime yazılmamış sayfaların sunduğu sonsuz vaatler… Ya da bir öğretmenin sınıfa ilk kez girdiği o ağırbaşlı sessizlik, öğrencilerin meraklı bakışları arasındaki o ince eşik . Hayatımız, bu gibi kristalize olmuş “ilk gün” anlarıyla ve keskin başlangıç çizgileriyle örülü. Ancak her başlangıç, doğası gereği bir başka hikâyenin sessizce geri çekilmesini gerektirir. Arkadaşım Yasin’le yayınladığımız ” Bak şimdi! ” Podcast’inin 13. bölümünde masaya yatırdığımız bu döngüsel devinim, bizi varoluşsal bir soruyla yüzleşmeye davet ediyor: Her son gerçekten bir son mudur?

Birinin Bitişi, Bir Başkasının Başlangıcı Olabilir
Hayatın akışında bazen bir sayfanın trajik bir şekilde kapanması, hiç tanımadığımız birinin hikâyesinin ilk cümlesi haline gelebilir. Philippe Falardeau imzalı Monsieur Lazhar filmi, bu geçişin en çarpıcı örneklerinden birini sunar. Bir öğretmenin trajik vedasının ardından, o boşluğu doldurmak üzere gelen Lazhar ve yas tutan öğrencileri üzerinden; yas , veda ve yeniden filizlenmenin ne kadar iç içe geçtiğini görürüz. Bir varlığın sona ermesi, genellikle bir boşluk yaratır ve bu boşluk, yeni bir oluşumun hayat bulması için gerekli olan o kutsal alanı açar.”Birinin bitişinin nasıl başka biri için başlangıca dönüşebileceğini…”Bu perspektif, sonlara dair kemikleşmiş algımızı sarsar. Bir bitişin sadece bir kayıp değil, aynı zamanda bir başkası için bir imkân alanı olduğunu idrak etmek, hayatın döngüsel işleyişini anlamamızı sağlar.
Bitmemiş İşlerin Görünmez Yükü
Bazen bir süreci nihayete erdirmek, ona başlamaktan çok daha büyük bir psikolojik dayanıklılık ister. Yıllarca emek verilen bir işin ansızın yarım kalması ya da daha da yaralayıcı olanı; son olduğunu bilmeden yapılan o son konuşma . Üzerimizde asılı kalan o görünmez yük, tam olarak bu “tamamlanmamışlık” hissinden beslenir. Bitmemiş işlerin hayalet gibi peşimizden gelmesi, insan ruhunun o eksik parçayı birleştirme ve dosyayı kapatma arzusunda saklıdır. Söylenmemiş son sözler, zihnimizin kuytularında açık kalmış pencereler gibi enerjimizi tüketmeye devam eder.
Başlamanın Cazibesi ve Bitirmenin Zorluğu
İnsan doğası, yeni olanın vaat ettiği taze heyecana kapılmaya meyillidir. Yeni bir projeye, yeni bir şehre veya yeni bir ilişkiye başlamanın getirdiği o büyüleyici cazibe , bitirmenin getirdiği ağır sorumluluk ve yas duygusuyla taban tabana zıttır. Bir şeyi sonlandırmak, bir vedayı kabullenmek ve o hikâyenin üzerimizdeki etkisinden feragat etmektir. Bu yüzden çoğumuz, bir şeyi layığıyla bitirip vedalaşmak yerine, kendimizi sonsuz bir “yeni başlangıçlar” silsilesine hapsederiz. Oysa gerçek olgunluk, bir hikâyeyi düğümleriyle birlikte geride bırakabilme cesaretinde gizlidir.
Asıl Mesele: Aradaki Hikâyeyi Nasıl Yaşadığımız
Hayatın anlamını sadece başlangıç noktalarındaki coşkuda veya bitiş çizgilerindeki zaferlerde aramak, belki de en büyük yanılgımız. Odağımızı bu iki uç noktadan çekip, o geniş ve belirsiz orta alana yerleştirdiğimizde hikâyenin rengi değişir.”Belki de mesele bir şeyin nerede başladığı ya da nerede bittiği değil. Aradaki hikâyeyi nasıl yaşadığımız.”Sürecin kendisine, yani o aradaki akışa odaklanmak yaşam kalitemizi doğrudan dönüştürür. Başarıya veya sona kilitlenmek yerine, anda kalarak hikâyenin nasıl yazıldığına değer vermek, hayatın gürültüsü içinde kendi sesimizi duymamızı sağlar. Sonuçlar geçicidir; bizi inşa eden tek şey, o süreci nasıl bir zarafetle deneyimlediğimizdir.
Sonuç: Yeniden Başlamaktan Vazgeçmemek
Hayat, doğası gereği bize sürekli olarak bir şeyleri “sonlandırmayı” ve eksik kalmayı öğretir. Vedalar kaçınılmaz birer duraktır ve bazı projeler her zaman tozlu raflarda yarım kalacaktır. Ancak bu döngünün içinde kaybolmak yerine, her bitişin rahminde taşıdığı o taze ihtimale tutunmak gerekir. “Yapabileceğimiz tek şey yeniden başlamaktan vazgeçmemek.” Şu an hayatınızda bir sonun hüznüne ve yarattığı boşluğa mı odaklanıyorsunuz, yoksa o sonun içinden ağır ağır filizlenecek olan yeni hikâyenin heyecanına mı?
Podcast’in tamamı için:
Yorum bırakın