• Ergenlik: Fırtına Değil, Potansiyel Dönemi

    1. “Fırtına ve Stres”ten Daha Fazlası

    Yetişkinlerin gözünde ergenlik, genellikle anlamlandırılamayan asiliklerin, ani öfke patlamalarının ve “anlaşılmaz” tercihlerinin yaşandığı bir kaos dönemidir. Geleneksel psikoloji, Stanley Hall’un 1904’teki yaklaşımıyla bu dönemi “fırtına ve stres” (storm and stress) olarak tanımlayarak, ergenliği doğası gereği travmatik ve çatışmalı bir süreç olarak görmüştü. Ancak güncel gelişimsel bakış açısı, bu klişeyi kökten değiştiriyor. Ergenlik, aslında biyolojik bir bozulma değil; bireysel kimliğin inşa edildiği, dünyanın yeniden değerlendirildiği ve kişinin toplumda kendine yer edinmeye çalıştığı hayati bir yenilenme dönemidir. Bu süreçteki asimetrik gelişim, ergeni sadece “zor” değil, aslında “potansiyel dolu” kılar.

    2. Duygular Direksiyonda, Mantık Henüz Yolda: Beynin Gelişim Hiyerarşisi

    Ergenlerdeki ani duygu değişimleri ve riskli davranışlar bir kişilik kusuru değil, beynin yapısal gelişim hiyerarşisinin doğal bir sonucudur. fMRI taramaları, bu dönemde beynin “nöronal budanma” (synaptic pruning) adı verilen bir süreçten geçtiğini göstermektedir. Kullanılan sinapslar kuvvetlenirken, kullanılmayanlar budanır; böylece beyin çocukluktaki karmaşık yapısından daha seçici ve etkili bir ağ yapısına evrilir. Bu süreçte iki beyin lobunu bağlayan Korpus Kallosum kalınlaşarak bilgi işlemeyi hızlandırır. Ancak asıl mesele, bölgeler arası hız farkıdır: Duygu merkezi olan Amigdala, mantık ve öz denetim merkezi olan Prefrontal Korteks‘ten çok daha önce gelişimini tamamlar.

    “Prefrontal korteks yoğun duyguları dizginler ancak gelişimi belirgen yetişkinliğe kadar tamamlanmaz.”

    Yüksek limbik sistem aktivasyonu nedeniyle ergen beyni korku, öfke, haz ve ödüle karşı aşırı duyarlıdır. Bu durum, mantıklı düşünme yetisi henüz olgunlaşmamışken duyguların kontrolü ele almasına ve dürtüsel davranışların artmasına neden olur.

    3. Biyolojik Bir Zorunluluk: Melatonin ve Uyku Kayması

    Ergenlerin gece geç saatlere kadar uyanık kalıp sabahları uyanmakta zorlanmalarını sadece teknolojik cihazlara bağlamak eksik bir yaklaşımdır. Ergenlikte “biyolojik sirkadiyen ritm” önemli bir değişim geçirir; uyku hormonu olan melatonin salgılanma saati doğal olarak daha geç saatlere kayar. Bir ergenin sağlıklı gelişimi için ortalama 8-9 saat uykuya ihtiyacı vardır.

    Kaynaklar, 8 saatten az uyuyan ergenlerde sadece akademik başarının düşmediğini; aynı zamanda depresyon, kaygı bozuklukları ve dikkat çekici bir şekilde kafeinli içecek tüketiminin arttığını göstermektedir. Dolayısıyla, geç yatma eğilimi sadece sosyal bir tercih değil, biyolojik bir “uyku kayması” durumudur.

    4. Erken Olgunlaşmanın İki Yüzü: Sosyal Avantaj mı, Psikolojik Risk mi?

    Fiziksel olgunlaşma zamanlaması, ergenin psikolojik sağlığı üzerinde cinsiyete göre çarpıcı farklar yaratır:

    • Erkekler: Erken olgunlaşan erkekler genellikle daha atletik ve popüler oldukları için kendilerini daha iyi hissederler ve çevrelerinden “yetişkin” muamelesi görürler. Ancak bu grupta okuldan kaçma ve suça eğilim gibi riskli davranışlar daha sık görülür. İlginç bir şekilde, geç olgunlaşan erkekler baş etme becerilerini geliştirmek için daha fazla zamana sahip olduklarından, yetişkinlikte daha bağımsız, araştırmacı ve sağlıklı bireylere dönüşme eğilimindedirler.

    • Kızlar: Erken olgunlaşan kızlar için süreç daha zorludur. Bu grup; düşük benlik saygısı, yüksek depresyon, kaygı ve yeme bozuklukları riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca bu kızlarda erken yaşta cinsel deneyimler, suça eğilim ve eğitimi yarıda bırakma riski, yaşıtlarına oranla çok daha yüksektir.

    5. Beden İmajı Savaşları: Kaslar vs. Yağ Oranı

    Ergenlikteki “Büyüme Atağı” (Growth Spurt), kızlarda yaklaşık 12, erkeklerde ise 14 yaş civarında zirveye ulaşır. Ağırlık bakımından kızlar 14 yaşına kadar erkeklerin önündedir, bu yaştan sonra erkekler onları geçer. Bu fiziksel değişim süreci, ergen aklını yoğun “beden imgesi” endişeleriyle doldurur.

    Ergenlik ilerledikçe erkeklerin kas oranı artar ve bu durum onların beden memnuniyetini yükseltir. Kızlarda ise biyolojik bir zorunluluk olan yağ oranındaki artış, toplumsal güzellik standartlarıyla çakışarak beden memnuniyetinin düşmesine neden olur. Bu durum ciddi yeme bozukluklarını tetikleyebilir:

    • Anoreksiya Nevroza: Kendi yaş ve boyuna göre normal kabul edilen ağırlığın %85’inden daha az kiloda olmasına rağmen zayıflamak için aç kalma durumudur. Kızlarda erkeklere oranla 10 kat daha fazla görülür.

    • Bulimia Nevroza: Sürekli yeme isteğinin ardından kendini kusturma veya müshil kullanma döngüsüdür. Teşhis için bu davranışın en az üç ay boyunca haftada iki kez tekrarlanması gerekir. Bu bireyler genellikle “normal ağırlık” sınırları içinde kaldıkları için fark edilmeleri çok daha zordur ve diş dökülmesi gibi ciddi sağlık sorunları yaşayabilirler.

    6. Cinsel Kimlik: Bir ‘Gelinlik’ Hayalinden Gerçekliğe

    Cinsel kimlik gelişimi, ergenliğin en doğal ve merak uyandırıcı parçalarından biridir; ancak bu süreç kültürel standartlar ve toplumsal baskılarla şekillenir. Araştırmalar, kız ergenlerin cinsel gelişim süreçlerinde erkeklere göre daha fazla baskılandığını göstermektedir.

    Psikolojik eğilimlere bakıldığında belirgin bir fark görülür: Kızlar genellikle cinsel dürtülerini duygusal bağlılık, aşık olma ve “gelin olmak” gibi gelecek odaklı fantezilerle ilişkilendirirken; erkek ergenler popüler kültürün de etkisiyle doğrudan cinsel aktivitenin kendisine yönelme eğilimindedir. Bu dönem, her bireyin kendi yönelimini (heteroseksüel, homoseksüel veya biseksüel) ve duygusal sınırlarını keşfettiği, kimlik duygusunun bütünleştiği kritik bir evredir.

    7. Sonuç: Geleceğe Bakış ve Bir Düşünce Payı

    Ergenlik, sadece çocukluktan yetişkinliğe geçilirken atlatılması gereken bir “ara durak” değil; beynin daha seçici bağlar kurarak kendini optimize ettiği, bireyin dünyada sorumluluk almayı öğrendiği bir inşa dönemidir. Ergenlerin riskli kararlarını bir “arıza” olarak değil, gelişimin biyolojik bir aşaması olarak okumak, onlarla kuracağımız bağın temelidir.

    Eğer ergenlikteki o “fırtınalı” beyin yapısı ve asimetrik gelişim olmasaydı, yetişkinlikteki bağımsız kimliğimizi inşa edecek cesareti ve dünyayı keşfetme arzusunu kendimizde bulabilir miydik?

  • İster önemli bir iş sunumu, ister tıka basa dolu bir tren yolculuğu ya da ilk randevu olsun – hepimiz kaygılanırız. Böylesi gerginlik yaratan durumlarda kaygı hissetmek son derece normaldir. Ancak kaygınız sürekli, aşırı ve günlük yaşamınıza engel olacak düzeydeyse, bu ‘gündelik endişeler’den daha fazlası olabilir. İşte kaygınızın bir bozukluğa dönüştüğünü ve profesyonel yardım gerektirebileceğini anlamanın yolları:

    Kaygı Nedir?

    İngiliz Danışmanlık ve Psikoterapi Derneği’nde (BACP) terapist olan Clare Patterson, Sun Health’e verdiği demeçte, kaygıyı, “vücut alarm sisteminin açık bir tehlike olmaksızın ‘sürekli açık’ konumda kalması olarak” tanımlıyor:

    “Kaygı, doğal bir insan tepkisi olan ve vücudumuza dikkat etmemiz gereken bir şey olduğunu bildiren yararlı bir sinyal olarak ortaya çıkan korkudan farklıdır. Tehlike algıladığımızda, beyindeki hipotalamus, böbreklerin üstünde bulunan adrenal bezlere stres hormonlarını – kortizol ve adrenalin – salmaları için sinyal gönderir. Bu, vücudun merkezi stres yanıt sistemi olan HPA ekseninin (hipotalamus-hipofiz-adrenal eksen) bir parçasıdır. Durum çözüldüğünde veya geçtiğinde sistem normal seviyesine döner”.

    Ancak bazen, özellikle erken yaşta kronik stres veya travmaya maruz kalındığında, sistem ‘takılıp kalabilir’. İşte bunun nasıl gerçekleştiği:

    1. HPA ekseninin aşırı aktivasyonu – Beyin tehdidi algılamaya devam ederse (gerçek veya hayali olsun), hipotalamus adrenal bezlere kortizol üretmeleri için sinyal göndermeye devam eder.

    2. Kortizol taşkını – Zamanla yüksek kortizol seviyeleri, özellikle HPA ekseninin düzenlenmesine yardımcı olan hipokampus ve mantıklı düşünme ile duygusal düzenlemeye yardımcı olan prefrontal korteksteki kortizol reseptörlerini duyarsızlaştırmaya başlar.

    3. Geri besleme döngüsünün kaybı – Kortizolün stres yanıtını kapatması gereken bu geri besleme mekanizması bozulur, böylece sistemin nasıl kapanacağını bilmez. Vücut sürekli yüksek uyanıklık durumunda kalır.

    Patterson, sonuç olarak, sinir sistemi gerçek bir tehlike olmasa bile yüksek alarm durumunda kaldığını belirtiyor ve ekliyor: “Vücut, her zaman bir tehdit varmış gibi tepki verir. Tetikleyiciler (en ufakları bile) bunaltıcı gelebilir. Bu durum panik, müdahaleci düşünceler, bedensel gerginlik ve kronik kaygı şeklinde kendini gösterebilir; işte biz buna ‘kaygı’ diyoruz.”

    ‘NORMAL’ KAYGI İLE KAYGI BOZUKLUĞU ARASINDAKİ FARKLAR

    Normal’ kaygı genellikle durumsaldır. Tahlil sonuçlarını beklerken veya iş görüşmesi öncesinde kaygılanabilirsiniz. Ama algılanan tehdit ortadan kalktığında, belirtiler de kaybolur. Kaygı sadece bir sinyal olmaktan çıkıp, yaşadığınız çevreyi etkileyen kronik, orantısız ve işlevselliği bozan bir hâle geldiğinde, artık bozukluk olarak nitelendirilebilir. Tanısal ve İstatistiksel Ruhsal Bozukluklar El Kitabı (DSM) tarafından yedi farklı kaygı bozukluğu türü tanınmaktadır:

    1. Genelleştirilmiş kaygı bozukluğu (GKB) – Hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili aşırı kaygı duyma; çoğu kez en az altı ay sürer ve huzursuzluk, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, sinirlilik, kas gerginliği ve uyku bozukluğu gibi belirtilerle eşlik eder.

    2. Panik bozukluğu – Tekrarlayan, beklenmedik panik ataklar ve ardından en az bir ay boyunca gelecekteki ataklar veya bu ataklardan kaçınmak için davranış değişiklikleri konusunda endişe duyma.

    3. Sosyal kaygı bozukluğu – Kişinin gözlemlenebileceği sosyal durumlarda belirgin korku veya kaygı yaşaması.

    4. Özgül fobi – Belirli bir nesne veya durum (ör. uçmak, yükseklik, hayvanlar) karşısında yoğun korku veya kaygı duyulması; bu korku gerçek tehlikeye oranla aşırıdır.

    5. Agorafobi – Panik benzeri belirtiler yaşandığında kaçmanın zor olabileceği veya yardımın ulaşamayacağı yerlerde bulunma korkusu.

    6. Ayrılma kaygısı bozukluğu – Bağlanılan kişilerden ayrılmaya karşı aşırı korku veya kaygı duyma.

    7. Seçici mutizm – Bazı sosyal durumlarda sürekli konuşamama, ancak diğer durumlarda konuşabilme. Bu durum işlevselliği etkiler (dil ya da iletişim bozukluğundan kaynaklanmaz).

    Peki bu bozukluklardan biri sizde var mı, bunu nasıl bilebilirsiniz? Bunlardan da yazının 2. bölümünde bahsedeceğiz.

  • Kadınların doğum yapabilmeleri ve bazen dayanılmaz hale gelen regl sancılarıyla başa çıkabilmeleri nedeniyle, ağrıya erkeklerden daha dayanıklı oldukları yönündeki yaygın bir yanılgı vardır. (Muhtemelen kadınların ağrılarının tıbbi ortamlarda bu kadar sıklıkla göz ardı edilmesinin veya yeterince tedavi edilmemesinin nedenlerinden biri de budur.)

    Hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz. Bazı araştırmalar ağrı deneyiminde cinsiyetler arasında bir fark olmadığını gösterse de, çoğu araştırma kadınların ağrıya erkeklerden daha duyarlı olduğunu gösteriyor.

    McGill Üniversitesi’nde ağrı çalışmaları profesörü olan Jeffrey Mogil, bu konunun sürekli gündemde olduğunu ve yüzlerce kez incelendiğini, ‘kim acıya daha duyarlı?’ sorusunun, biyolojik olarak net bir şekilde yanıtlandığını söylüyor.

    Araştırmacıların hâlâ anlamaya çalıştığı daha önemli soru: “Erkekler ve kadınlar neden ağrıyı farklı deneyimliyor?”

    Amerikalı yetişkinlerin dörtte biri, üç aydan uzun süren veya beklenen iyileşme süresini aşan kronik ağrıdan muzdaripler. Kadınların kronik ağrı geliştirme olasılığı ise erkeklerden daha yüksek.

    Mogil, araştırmalara bakıldığında, beyin devrelerinden ağrı işlemede rol oynayan bağışıklık hücrelerine kadar her şeyin erkekler ve kadınlar arasında farklı göründüğünü, hatta bazen bu farkın şaşırtıcı derecede büyük olduğunun görüldüğünü söyledi. İyi haber şu ki, ağrı işlemenin nasıl değişebileceği hakkında öğrenilenler arttıkça, daha başarılı tedavilerin önü açılabilir.

    Stanford Üniversitesi Ağrı Tedavisi Bölüm Başkanı Sean Mackey, “Bu çalışmalar bize cinsiyet farklılıklarının sadece daha güçlü veya daha zayıf olma konusunda değil, genellikle tamamen farklı bağlantı şemaları olduğu konusunda net bir mesaj veriyor,” dedi. “Tedavi sürecinde de erkekler ve kadınlar arasındaki bu farklılıkları dikkate almalıyız.”

    Ağrı biyolojisindeki farklılıklar

    Daha önceki araştırmalar, cinsiyet hormonlarının ağrı deneyimini etkilediğini ortaya koymuştu. Ergenlik döneminde, cinsiyet hormonlarında belirgin değişiklikler meydana geldiğinde, klinik ağrı durumlarının yaygınlığında da belirgin cinsiyet farklılıkları ortaya çıkmaya başlar. Ergenlik öncesi dönemde migren sorunu yaşayan çocuklarda cinsiyete göre sayılar birbirine yakınken, ergenlik sonrası kadınların sayısı erkeklerin iki katından fazla olur. Ayrıca, kronik ağrı semptomlarının şiddeti adet döngüsü boyunca farklılık gösterebilir.

    Ancak her şey hormonlarla açıklanamıyor. Beynin bağlantı şekli bile aynı kronik ağrı rahatsızlığına sahip erkekler ve kadınlar arasında farklılık gösterir. Subgenual anterior singulat korteks (sgACC), vücudun doğal ağrı kesici sistemi ile ilişkili beynin belirli bir bölgesidir.

    University Health Network’e bağlı Krembil Beyin Enstitüsü’nde kıdemli bilim insanı olan ve sgACC’yi on yıldan uzun süredir inceleyen Karen Davis, beyin sistemine ağrıyla ilgili olarak hangi açıdan bakılırsa bakılsın- ister aktivite, ister beynin diğer bölgeleriyle bağlantı, isterse salınımlar- beynin bu bölgesinin erkeklerde ve kadınlarda farklı olduğunu söylüyor.

    Davis ve meslektaşları, bel bölgesinde görülen bir artrit türü olan ankilozan spondilitli kadınların , sgACC ile duyusal bilgileri işlemede rol oynayan beyin bölgeleri arasında erkeklere kıyasla daha fazla bağlantıya sahip olduğunu buldu. Bu benzersiz beyin devresi, bu rahatsızlığa sahip kadınların neden daha fazla işlevsel engellilik, daha yüksek hastalık yükü ve tedaviye daha az yanıt verdiğini açıklayabilir.

    Mogil’in laboratuvarında uzun zamandır süregelen araştırmalar, ağrı biyolojisindeki cinsiyet farklılıklarının beynin ötesine geçtiğini gösteriyor. Mogil ve meslektaşları, 1996 gibi erken bir tarihte, ağrı algısını etkileyen cinsiyete özgü genlere dair kanıtlar bulmaya başladılar. Daha sonra, bağışıklık hücrelerinin ağrıya katkıda bulunduğu yönünde şaşırtıcı cinsiyet farklılıklar keşfettiler. Daha yakın zamanda araştırmacılar, beyne ağrı sinyalleri gönderen cilt, kas, eklem ve iç organlarda bulunan duyusal nöronlar olan nosiseptörlerin bile erkeklerde ve kadınlarda, insanlarda ve diğer hayvanlarda farklı şekilde çalıştığını keşfettiler.

    Mogil, “Daha ilk adımdan itibaren, ağrı sisteminin cinsiyete bağlı olduğu görülüyor,” dedi. “Şunu söylemek yeterli: İnsanlar, hislerden algılara kadar, zincirin her seviyesinde şaşırtıcı cinsiyet farklılıkları buldular.” diyor.

    Migren , fibromiyalji, romatoid artrit , osteoartrit ve bazı bağırsak sendromları da dahil olmak üzere, kronik ağrı rahatsızlıklarının yaklaşık yarısı kadınlarda daha yaygındır. Kronik ağrı rahatsızlıklarının yalnızca %20’si erkeklerde daha yaygındır. (Geri kalanlar cinsiyetler arasında eşit olarak dağılmıştır.) 17 ülkede 42.249 yetişkin üzerinde yapılan bir çalışma, kronik ağrı rahatsızlıklarının görülme sıklığının hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde kadınlar arasında daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.

  • Beynimiz nefes alma, sıcaklık ve gürültü gibi belirli uyaranlara hızlı tepki verir. Stresi hızla azaltmak için bu teknikleri kullanabiliriz.

    Genellikle yaz aylarını dinlenmek için en iyi zaman olarak düşünürüz. Ancak yaz tatilleri, ebeveynler için yüksek stresli bir dönem olabilir ve birçok insan yaz aylarında  tükenmişlik yaşar.

    Stres, kaygı ve tükenmişlik hissi her an ortaya çıkabilir. Bu nedenle, sizde bunların ne kadarının var olduğuna ve tetikleyicilerle başa çıkmak için desteğe ve başa çıkma stratejilerine sahip olup olmadığınıza dikkat etmeniz önemlidir.

    İngiltere’nin en büyük bağımsız ruh sağlığı, bağımlılık ve yetişkin sosyal bakım hizmetleri sağlayıcısı olan Priory’de bütünleştirici bir terapist olan Hannah Stebbings, ülkedeki her dört yetişkinden birinin her yıl teşhis edilebilir bir zihinsel sağlık sorunu yaşayacağını söylüyor ve şunları ekliyor: “Çeşitli yaş gruplarında ve demografik yapılarda, stres ve kaygı için profesyonel destek arayan bireylerin sayısında belirgin bir artış gördük. Modern yaşamın baskıları – ister iş yükü, ister iş ve aile hayatını dengeleme mücadelesi ya da sosyal medyanın etkisi veya küresel olayların belirsizliği olsun – birçok insanın mücadele ettiği bir ortam yarattı” .

    Stebbings, ruh hali güçlendirici olarak işlev gören ve stres ve kaygı gibi yaygın zihinsel sağlık sorunlarının semptomlarını kısa zamanda hafifletmeye yardımcı olabilecek basit tekniklerin öğrenilmesini öneriyor. Bu hızlı etkili “beyin hileleri”, nefes alma, basit el hareketleri, müzik ve buz küpleri gibi araçları kullanma yöntemlerinden oluşuyor. Bunları her yerde yapabilirsiniz ve bir-iki dakika içinde bile etkili olabilirler.

    Birmingham’daki bir Priory hastanesinde hastalarla çalışan Stebbings: “Yardımcı olmaya çalıştığım insanlar kendi başlarına kalmada ya da sakin anlar bulmakta zorlanıyorlar. Anlaşılması gereken en önemli şey, kaygının bir zayıflık olmadığı, bir şeyler yapma gerekliliğinin bir işareti olduğudur. İnsanları her zaman bu sinyali dinlemeye, köklerini keşfetmeye ve bu sinyali ele almak için doğru araçları geliştirmeye teşvik ediyorum” diyor. “Bu ‘beyin hileleri’ anında ruh halinizi yükseltebilir veya sakinleştirici etki yapabilir. Çok pratikler ve bir kaç dakika gibi kısa bir sürede daha mutlu ve hafif hissetmemize yardımcı olabilirler”.

    Ancak, bu tekniklerin zihinde hızlı bir değişiklik için bireyin kendi başınıza kullanabileceği basit araçlar olduğunu da ekliyor. Daha güçlü bir destek gerektiren kronik zihinsel sağlık sorunları için, “eğitimli bir terapistten alınan düzenli zihinsel sağlık desteği, yaşamda tek başına çözülemeyecek kadar büyük görünen sorunların ele alınmasına ve bunlarla başa çıkılmasına yardımcı olabilir. Nitelikli bir uzman, gelecekte streslerin üstesinden gelmek için başa çıkma stratejileri geliştirmenize ve olumlu zihinsel sağlık sağlayan daha sağlıklı, sürdürülebilir bir düşünce sistemi geliştirmenize yardımcı olabilir” tavsiyesinde bulunuyor.

    Nasıl yapılır?

    Burnunuzdan uzun, derin bir nefes alın. Nefes vermeden, ciğerlerinizi tamamen genişletmek için tekrar, daha kısa bir nefes alın. Ağzınızdan yavaşça nefes verin, ciğerlerinizi tamamen boşaltın.

    Neden işe yarar?: Fizyolojik iç çekiş, sinir sistemini doğal olarak sakinleştiren hızlı ve etkili bir nefes alma tekniğidir. Vücuttaki oksijen ve karbondioksit seviyelerini düzenleyerek çalışır, stres ve kaygı duygularını dakikalar içinde hafifletmeye yardımcı olur. Stebbings bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu ilginç bir yaşam tüyosundan daha fazlası, stresi yönetmek için biyolojik bir araç. Fizyolojik iç çekiş, özünde, kalp atış hızı ve sindirim gibi bedensel işlevleri yöneten otonom sinir sistemine dokunur ve özellikle sistemin ‘dinlen ve sindir’ olarak adlandırılan parasempatik kısmını harekete geçirirken, ‘savaş veya kaç’ tepkisini harekete geçiren sempatik sinir sistemini azaltır. Sinir sistemini doğal olarak sakinleştiren, stres ve kaygı duygularını dakikalar içinde hafifletmeye yardımcı olan hızlı ve etkili bir nefes alma tekniğidir.”

    Süre: 30 saniye ila iki dakika

    Nasıl yapılır? Minnettar olduğunuz bir şeyi dile getirirken her parmağınıza başparmaklarınızla dokunun. İdeal olarak küçük ve spesifik şeyleri seçin. Örneğin, çocuğunuzla kucaklaşabilmek veya sıcak su içmek.

    Neden işe yarar? Bu teknik, kaygı ve düşük ruh hali ile savaşmak için üçlü bir darbe olan dokunsal topraklama, iki taraflı uyarım ve minnettarlığı kullanır. Konsantre olabilir ve tam bir tur atabilirseniz, anında bir ruh hali yükseltici olabilir.

    Stebbings, “bu teknik işe yarıyor çünkü şükran duymak, duygu düzenleme, empati ve karar verme ile ilişkili prefrontal korteks alanlarını harekete geçiriyor. Minnettar olduğumuz şeylere odaklandığımızda, beynimizin dikkatini tehditten güvenliğe ve bolluğa kaydırırız. Her bir parmağa dokunmanın fiziksel eylemi, somatik topraklanmanın temel ilkesi olan şimdiki ana farkındalık getiren dokunsal simülasyon da sağlar.”

    Süre: bir dakikadan az

    Nasıl yapılır? Elinizde bir buz küpü tutun ve 30 saniye boyunca bileğinizin üzerinde kaydırın. Ayrıca yüzünüze veya bileğinize 30 saniye boyunca soğuk su akıtabilirsiniz. Bunu birkaç kez tekrarlayın.

    Neden çalışıyor? Bu uygulama vagus sinirini uyarır ve ruminatif düşünceyi kesintiye uğratır. Soğuğa maruz kalma, panik veya stres artışlarının tedavisinde şaşırtıcı derecede etkili olabilir. Soğuk suyun şoku, ruh halinizi anında iyileştirebilecek endorfin salgılamanız anlamına gelir.

    Stebbings: “Ani soğuk uyaran, dalış refleksini harekete geçirir, bu da kalp atış hızınızı yavaşlatır, kanı çekirdek organlara yönlendirir ve periferik kan damarlarını daraltır. Soğuk su şoku, ruh halinizi iyileştirebilen ve vagus sinirini uyarabilen endorfin salgıladığınız anlamına gelir. Bu, endişeli düşüncelerinizi kesintiye uğratır ve sinir sisteminizi tekrar ‘dinlen ve sindir’ moduna geçirir. Gerçekten etkili” diyor.

    Süre: Bir-iki dakika

    Nasıl yapılır? Şu anda nasıl hissettiğinizi değil, nasıl hissetmek istediğinizi yansıtan bir şarkının 30 ila 60 saniyesini çalın. Bu, canlandırıcı bir şarkı ya da güzel anılarınızı geri getiren-iyi hissettiren bir şarkı olabilir. Ona eşlik edin ve mümkünse dans edin. Sadece hafifçe iki yana da sallanabilirsiniz.

    Neden işe yarar? Müzik duygusal durumlar arasında köprü kurabilir. Sevdiğiniz, sizi iyi hissettiren bir şarkının giriş kısmı bile ruh halinizi yükseltebilir. Şarkı söylediğinizde beyniniz, stresi azaltan ve ruh halinizi yükselten kimyasallar olan endorfin ve oksitosin salgılar.

    “Bu tekniğin işe yaramasının temel nedenlerinden biri, kişinin duygusal olarak olduğu yerden başlamasıdır. Birisi derin bir üzüntü içindeyse, mutlu bir şarkıyı hemen dinlemeye çalışmak sarsıcı gelebilir, oysa bu kademeli duygusal geçiş gerçek, sürdürülebilir düzenlemenin anahtarıdır. Bu egzersizi yapmak, işitsel girdi yoluyla sinir sistemini düzenler. İşitsel korteks, limbik sistem, prefrontal korteks ve hatta otonom sinir sistemi dahil olmak üzere beynin hemen hemen her bölgesini uyarır” diye açıklıyor Stebbings. “Müzik, birini savaşmaktan, kaçmaktan veya donmaktan , ayakları yere basan bir duruma kaydırabilir.”

    Süre: Bir-iki dakika

  • Kime güvenileceğine karar verirken, insanlar özel okullara gitmiş ya da Avrupa’da tatil yapmış olanlara kıyasla, daha az parayla büyümüş kişileri tercih etme eğilimindeymiş. Bu bulgu, Amerikan Psikoloji Derneği tarafından yayımlanan bir araştırmaya dayanıyor.

    Çalışmanın baş araştırmacısı Psikoloji profesörü Kristin Laurin, “Güven, sağlıklı ilişkiler için hayati öneme sahiptir. Güven olmadan romantik ilişkiler başarısız olabilir, iş yerlerinde sorunlar yaşanabilir ve toplumsal bölünmeler artabilir” diyor. “Peki ama insanları birine güvenmeye sevk eden öncelikli şey nedir?”

    Bunu öğrenmek için, araştırmacılar 1.900’den fazla katılımcıyla bir dizi deney gerçekleştirdi. Araştırmada, bir kişinin sosyal sınıfının—çocuklukta ya da şu anki durumunda—yabancılar tarafından ne kadar güvenilir göründüğünü etkileyip etkilemediği incelendi.

    Çalışma, Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlandı.

    Bir deneyde, katılımcılardan bir güven oyunu oynamaları istendi. Katılımcılar, oyunu başka gerçek kişilerle oynadıklarını düşünseler de aslında karşılarındaki sahte profillerdi. Her katılımcı kendi profilini doldurdu ve “gruplarından” gelen diğer profillerin kopyalarını aldı. Bazı sahte profiller, devlet okuluna gitmek veya yarı zamanlı çalışmak gibi daha az parayla büyümüş kişileri tanımlıyordu. Diğerleri ise özel okula gitmek veya Avrupa’da tatil yapmak gibi daha ayrıcalıklı geçmişleri anlatıyordu.

    Oyunda, katılımcılar (“güvenenler” olarak adlandırılanlar) ikişer 100 dolarlık hediye kartı çekilişi için 10 çekiliş biletiyle başladılar. Bu biletlerden istedikleri sayıda bileti, gruplarındaki kurgusal oyunculardan birine (“güvenilen” olarak adlandırılanlara) verme seçeneğine sahiptiler. Güvenenlere, güvenilene verilen biletlerin üç katına çıkarılacağı ve güvenilen kişinin bu biletlerden istediği kadarını tekrar güvenene geri verebileceği söylendi.

    Çalışma, güveni bir davranış olarak ele aldı — kişinin kendisini diğer oyuncunun insafına bırakması. Katılımcıların başka bir oyuncuya kaç çekiliş bileti aktardığı, o oyuncuya davranışsal olarak ne kadar güvendiklerini gösteriyordu.

    Çalışma ayrıca güveni bir beklenti olarak da inceledi — diğer oyuncunun güvenilir olacağına inanmak. Katılımcılara şu soru soruldu:
    “Eğer tüm 10 bileti bu kişiye verseniz, onun elinde 30 bilet olur. Sizce kaç tanesini size geri verir?”

    Benzer deneylerde araştırmacılar, sahte profilleri güvenilen kişilerin mevcut sosyoekonomik durumlarını yansıtacak şekilde uyarladı ve katılımcılardan diğer oyuncuların ahlakını değerlendirmelerini istedi. İnsanlar, geçmişte ya da şu anda düşük gelirli geçmişe sahip bireylere karşı daha fazla davranışsal güven göstermeye eğilimliydi. Ancak bir oyuncunun gerçekten daha güvenilir olduğuna yalnızca o kişi düşük gelirli bir ailede büyümüşse inandılar.

    Prof. Laurin, “Araştırmamız, insanların birinin çocukluğu ile mevcut durumu arasında net bir çizgi çektiğini gösteriyor” diyor. “Genel olarak, düşük gelirli ailelerde büyüyen kişileri daha ahlaklı ve güvenilir olarak gördüler. Hâlen düşük gelirli olan kişilere bazen güveniyormuş gibi davransalar da, bu kişilerin her zaman o güveni yerine getireceklerine inanmadılar.”

    Bu bulgular, güvenin önemli olduğu sosyal durumlarda insanların kendilerini nasıl tanıttıkları konusunda stratejik davranmak isteyebileceklerini gösteriyor. “Örneğin, eğer her zaman varlıklı olduysanız, bu geçmişi geri planda bırakıp bugüne odaklanmak isteyebilirsiniz. Öte yandan, eğer maddi açıdan hep zorlandıysanız, mütevazı köklerden geldiğinizi açıkça belirtmek sizin için daha avantajlı olabilir” dedi.

    Laurin, araştırmanın özellikle düşük gelirli geçmişe sahip kişilere —özellikle öyle büyüyenlere— güvenme eğilimi gösterdiğini ortaya koysa da, bu kişilerin gerçekten daha güvenilir olup olmadıklarını sormadığını vurguladı.

    “Bir kişinin çocukluk ya da mevcut sınıf geçmişinin davranışlarını gerçekten etkileyip etkilemediğini incelemedik. Bu, gelecekteki araştırmalar için bir soru — özellikle de güvenin yanlış yere yöneltildiği durumları ya da insanların başkalarına adil bir şekilde güvenme fırsatlarını kaçırdıkları anları anlamak için.”

    Kaynak: “Trust and Trust Funds: How Others’ Childhood and Current Social Class Context Influence Trust Behavior and Expectations,” by Kristin Laurin, PhD, Holly Engstrom, PhD, Toni Schmader, PhD, and Khai Qing Chua, MA, University of British Columbia; Nadav Klein, PhD, Institut Européen d’Administration des Affaires; and Stéphane Côté, PhD, University of Toronto. Journal of Personality and Social Psychology, published online May 22, 2025.

    Why we trust people who grew up with less

Psikoloji Günlüğüm

Bugün Psikolojide Ne Öğrendim?

İçeriğe atla ↓